EZİZ EMİ’NİN KAHVESİNDE…

Yıllar oldu Sarıkamış’tan ayrılalı. Ama  halen çayımı kıtlama içerim. Hem köklü bir alışkanlıktır hem de doğduğum topraklardan uzak yerlerde yaşamanın içten içe verdiği gurbetlik duygusunu alt etmenin bir yolu olarak bana yaşama sevinci verir kıtlama çay içmek.
Sarıkamışlı olmanın bir ayrıcalık olduğunu göstermek için hava atma göstergesidir de benim için.  Kıtlama çay içtiğimi görenler hemen o taraflardan  biri olduğumu anlar ve sorarlar:
 “ Memleket nere?”
 
“ Sarıkamış’lıyım” derim büyük bir gururla. Gurbet ellerde bir kültürü yaşatmaya çalışmak çok hoş bir uğraş.  

İlkokula giderken yaz tatillerinde kahvede çalışırdım. Garsonluk yaparak harçlığımı çıkarır hem de evin ihtiyaçlarına katkıda bulunurdum. İlk çalıştığım kahve Aziz Ekinci’nin kahvesiydi. Şimdiki belediye binasının olduğu yer bir meydandı ve bütün esnaflar burada toplanmıştı. Babam kunduracı Ziyattin Karabulut’un dükkanının hemen karşısında Aziz Ekinci’nin kahvesiydi çalıştığım yer. Ona “Eziz emi” derlerdi.  “ Hele bir çorba ver Eziz emi!” sözlerini dün gibi hatırlarım. İyi çay yapamadığı için “çorba” derlerdi küçümseme anlamında ve şaka yollu. Asıl çayın iyisini Ali Rıza Abi yapardı. Aziz amcanın oğluydu. Bazen sinemacılık yapar bazen da kahvede dururdu.  

İşte bu kahvede çalışırken çayların yanında keserle küçük dilimler haline getirdiğimiz şekerlerden götürürdük. Ancak, sabah kahvaltısını peynir , zeytin, ekmek vs ile yapanlar içerdi tatlı çayı. Ama hemen kahvaltıdan sonra keyif  çayını mutlaka kıtlama  içerlerdi.  

Kahveye ilçenin gençleri de sıkça gelir ve sohbet ederlerdi. Hele başka bir şehre özellikle de İstanbul’a gidip gelenlerin anlattıkları hikayeler bitmek bilmezdi. İlgi de çekerdi zaten ve bütün gençler pür dikkat dinlerlerdi. Çünkü  bu hikayeler ileride onların gerçek maceraları olabilirdi. Pek fazla iş güç olmadığından gençler başka şehirlerde çalışıp geleceklerini kurtarmanın hayalini kurarlardı. Aileleri de izin vermediği için izinsiz giderlerdi. Gitmenin adı “Kaçma” ydı. “Mevlüt kaçmış”  dediler mi anlardık ki evden izin almadan İstanbul’da iş aramaya gitmiş.  

Bu şekilde İstanbul’a gidip çok geçmeden eli boş dönenlerden bir grup arkadaş kahvede hararetli hararetli maceralarını anlatıyorlardı. Şimdi adlarını anımsayamıyorum ama içlerinde Aziz Amca’nın küçük oğlu Mevlüt de vardı. “Meloş” derlerdi. O da birkaç arkadaşıyla İstanbul’a kaçmış ama 2 hafta sonra umduğunu bulamayarak sessiz sedasız yuvasına dönmüştü. Şimdi o maceraları gidemeyenlere anlatıyorlardı. Çay istediler benden. Tepsiye çayları koydum, yanlarına da küçük “kıtlama şekerleri” ve teker teker önlerine koydum. Kıtlama olduğu için çay kaşığı kullanılmazdı. “Kaşık getir bize” dediklerinde çok şaşırmıştım. Kahvaltı falan yapmıyorlardı. Neyin nesiydi bu kaşık işi diye sordum. “Sen getir “ dediler.  

Sonra daha önce gidenlerden biri anlattı. İstanbul’da kıtlamayı bilmezler. Orada çaylar çayın içine şeker katılarak içilir. Bu nedenle de çayın yanında mutlaka kaşık giderdi. Bizim arkadaşlar da 2 hafta İstanbul’da kalmışlardı ya! Eeee! İstanbul’a gittiklerini nasıl belli edeceklerdi? Büyük bir havayla, kaşıkları şakırdata şakırdata karıştırararak çaylarını içip, maceralarını anlatıyorlardı.  

Bu tür olayları çok iyi bilen yaşlılar ise bıyık altından gülerek  dinliyorlardı gençlerin İstanbul maceralarını.  

İstanbul’dan iş bulmadan dönmüşlerdi ama, o büyük ve ulaşılmaz hayal kentin bir kültürünü hemen kapıp gelmişlerdi  Artık çayı kıtlama değil  şekeri içine atıp karıştırarak İstanbul görmüş olmanın mutluluğunu  herkese gösteriyorlardı. Şakır da şakır şakır… Şakır da şakır şakır…